İşte Ellerim :)

İşte Ellerim :)
Parmak boyası ve dayanılmaz keyfi

Geçmiş Zaman Olur ki...

29 Ekim 2010 Cuma

Artık ameliyat yapmıyorum! Çok şükür!


6 yıl tıp fakültesinde okudum, bu sürede sadece 2 -3 bayramı anne babam ile geçirebildim, gerisinde ya ders çalıştım ya intörn nöbeti tuttum. TUS u ilk girişimde kazandım dile kolay 5 sene bir tıp fak. asistanlık yaptım, evimin köşesinde ki fırın 50 kuruşluk ekmeği dilenciye bedava vermezken ben günlerce çocuklarımdan uzak ücretsiz gün aşırı nöbet tuttum.

Asistanlığımda kazandığım para ile ancak geçimimi sağlayabildim. 32 yaşımda üroloji uzmanı olduğumda bir dikili ağacım yoktu. Devlet Hizmet Yükümlüsü olarak atandığımda hayat benim için yeni başlamıştı, eşim özel sektörde çalıştığı için ben tek gittim (eş durumu olmazmış ben stratejik personelmişim), zaten atamamın yapıldığı yere ailesini götüren hiç kimsede yoktu.

Burada yaşayanlar bile gitmenin fırsatını ararken ben onlara doktorluk yapmaya gelmiştim. Ne olsa mecburi hizmetimi bitirir, sonra kuraya girer, daha yaşanabilir bir yere giderdim! Yinede o kadar güçlü bir enerji ile göreve başladım ki çalıştığım hastanede o vakte kadar yapılmamış ameliyatları yaptım, nefrektomiler, pyeloplastiler, endoskopik cerrahiler…vs, çocuğumu sünnet edermisin? diyen bir kişiyi geri çevirmedim, poliklinikte her gün 30-40 hasta baktım (perifer bir ilde zaten kaç üroloji hastası olur).

Aradan geçen ilk 3 ayda hastanede en az döner sermaye alan doktorlar arasında ben vardım çünkü hastane ortalamasını geçemiyormuşum daha sonrada hiç geçemedim zaten. Üroloji adına orada yapabileceğim her şeyi yapmama rağmen aldığım döner en azlar arasında olunca ortalamadan döner sermaye alayım diye başhekimin yanına gittim, aslında çok iyi bildiği durumu anlattım, olumsuz yanıt verdi tabi. Enfeksiyon hastalıkları ve psikiyatris arkadaşlar ortalamadan alıyorlar diye çıkışacak oldum, enfeksiyon hastalıkları bakanlık kararı ile alıyor, psikiyatris arkadaşın ise günde 3–5 hastası var mağdur olmasın cevabını aldım (performans sistemi, 3–5 hasta, mağdur, ortalama sanki bir çelişkili durum var ama!). Dahası şuydu “Sizin ise hastanız az da olsa zaten var size ortalamadan veremiyiz başkaları nasıl puan yapıyorlarsa sizde yapın doktor bey”. Başhekimim aslında sen işini bilirsin diyordu. 1800 maaş, 1500 döner yinede çok şükür, kime isyan edebilirim ki.

Şuan 3,5 yıldır aynı yerdeyim, bu arada bir yıl askerlik hizmeti yaptım, bir revirde üroloji uzmanı olarak tam 10 ay oturdum, rüyamda görsem inanmazdım. Girdiğim kurum içi kuralarda atanamadım çünkü hizmet puanı varmış, benim hizmet puanım ise 7–8 binlerde. Bir yerlerde toplu ürolog ölümü, istifası, emekliliği olmaz ise önümde ki 5–6 yıl da atanmam zor gözüküyor. Bu durumu bakanlıktan bir yetkili ile konuştum: hizmet puanı çok saçma değil mi? çünkü batıda ki kadrolar sabit bu kadrolar boşalmadıktan sonra puanın bir anlamı yok dedim, oda bana istifa etme hakkımın olduğunu, birçok özel hastane olduğunu anlattı, önerisi için kendisine teşekkür ettim. Kendi çıkardıkları yönetmeliklerle, kanunlar ile adam kandırıyorlar, ama kanıyoruz da elden ne gelir önümüzde ki kuraya tekrar başvuracağım. Bu arada aile birliğimi hala sağlayamadım, bunun ise hiç komik tarafı yok. Bunca emekten sonra devletimin beni bu şekilde ödüllendirmesi ne güzel değil mi? ne diyebilirim ki…

Birkaç ay önce ilimiz aile hekimliği uygulamasına geçti, ne kadar pratisyen var ise aile hekimi uzmanı oldu, meğer uzman olmak ne kolaymış, bir yönetmelik çıkarıyorsun sonra seni uzman yaptım diyorsun olup bitiyor. Acilde pratisyen olarak çalışan Nuh kardeşimde aile hekimi oldu, daha 2 yıl bile olmadı fakülteden mezun olalı, 25’ inde. Şimdi o aile hekimi uzmanı bense acilde nöbet tutuyorum. Geçen karşılaştım çok mutlu görünüyordu nasıl olmaz ki 8 bin lira maaş alıyormuş. Abi keşke sende aile hekimliğine geçseydin dedi, bilmiyorum ki Nuh dedim, asistanlık günlerimi, uzmanlığım ilk aylarını düşünmedim desem yalan olur. 3000–3500 maaşımı düşününce ( hani aç açıkta mı kaldık şikâyet ediyoruz ama…) insanın tek duygusu mahcubiyet oluyor, mahcubiyet işte kendine karşı, verilen emeğe, gençliğe, hayata, hayallere duyulan mahcubiyet.


Artık hayat enerjim kalmadı, mesleğimi severek yapmıyorum, artık ameliyat da yapmıyorum. Çok şükür risk yok. Hastalarımı bol sevk ediyorum, ben bu ameliyatı yapamıyorum dediğim bile oldu. Ameliyat yapıp risk aldığımda 3600 kazanıyorum yapmadığımda 3100, neden yapayım ki, yeni mezun pratisyen bile benden fazla kazanıyor. Bir aile hekiminden daha fazla kazanana kadar da yapmayacağım (umarım emekli olmadan olur). Ürolojiyi seçtiğim için şimdi çok pişmanım, çok severek eğitimini aldığım mesleğime artık küsüm. Ve bunca zaman sonra hala bir dikili ağacım yok, yinede çok şükür.

Bu yazıyı sizlere duygu sömürüsü yapmak için yazmadım, zaten sizler için de yazmadım, kendim için de yazmadım. Kazandığım paraya da şuan ki sıkıntılı hayatıma da hep şükrettim. İsyan ettiğimi zannetmeyin. Hakların alınacağı bir yer elbette vardır. Sadece okuduğum Vakıf Guruba asistanları ile ilgili “Asistanlar Vatan Caddesi’ni trafiğe kapattılar” haberi beni çok üzdü. Hekimliğin ayaklar altına alındığı, hekimlerin şamar oğlanı olduğu, yıllarca eğitim almış ve eğitim almakta olan, zor şartlarda çalışan hekimlerin seslerini duyurmak için bir zavallılar güruhu gibi caddeleri trafiğe kapattıkları, her gün abuk sabuk yönetmelikler ile sıkıştırıldıkları, sermayenin kölesi halkın ise oyuncağı olduğu bir ortamda aklıma ne geldiyse yazdım. Yazımın sonuna ismimi yazmayacağım, utandığım için yazmayacağım, mahcup olduğum için yazmayacağım, bir hiç olduğum için yazmayacağım.

İsimsiz

27 Ekim 2010 Çarşamba

Darwin Teorisi

Sağlık Bakanlığı, çalıştırdığı hekimin bilgi ve becerisinden sorumludur!

Bu mahkeme kararı herhalde yıllardır "hizmet içi eğitim", "sürekli eğitim" mücadelesi verenler için bir umut ışığı olacak..

CNNTÜRK web sitesindeki haber şöyle...

Bursa 1'inci İdare Mahkemesi, 11 aylık bebekleri doktor ihmali sonucu ölen ailenin açtığı davada emsal teşkil edecek önemli bir karar verdi. "Sağlık Bakanlığı, çalıştırdığı hekimin bilgi ve becerisinden sorumludur" diyen mahkeme, bakanlığı 100 bin lira tazminat ödemeye mahkum etti.

11 aylık bebek Yücel Gültekin'in ölümüyle sonuçlanan ihmal olayı 6 Temmuz 2006 tarihinde yaşandı.

Gültekin ailesi, ateşi yükselen bebeklerini Bursa Çocuk Hastanesi'ne götürdü.

Muayenede bebeğin boğazının abse yaptığını tesbit eden doktor ilaç yazarak aileyi evine gönderdi. Ancak 11 aylık bebek hastaneden çıktıktan 2 saat sonra yeniden ateşlendi.

Bebek, önce Şevket Yılmaz, ardından da Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'ne kaldırıldı. Yapılan müdahaleye rağmen küçük çocuk kurtarılamadı.

Otopside bebeğin ölüm nedeninin vücuda yayılmış, bulaşıcı menenjit olduğunu ortaya çıktı.

Olayın ardından Gültekin ailesinin hukuk mücadelesi başlattı. Çocuğu muayene eden doktor hakkında ceza davası, Sağlık Bakanlığı hakkında ise tazminat davası açıldı.

Mahkeme heyeti Sağlık Bakanlığı hakkında açılan davayla ilgili emsal teşkil edecek bir karar aldı.

Sağlık Bakanlığı'nı 100 bin lira tazminat ödemeye mahkum eden mahkeme, bakanlığın çalıştığı hekimin bilgi ve becerisinden sorumlu olduğunu vurguladı. 

Et kaçakçılığında son nokta..

Ohha diyorum bu görüntülere.. Bedenine bomba saranları, makattan barsaklarına uyuşturucu zulalayanları duymuş, görmüştük ama bu kadarı insanın hayal gücünü bile zorluyor. E be kardeşim, diyelim kokmuyor akmıyor, peki hiç kaşınmıyor mu yahu...

Haber şöyle...
Türkiye'de et fiyatlarının yüksek olması kaçakçılık ve hırsızlık vakalarında da artışa neden oluyor. Sınır kapılarından giriş yapanlar, vücutlarına etleri sararak veya bavullarına sıkıştırarak kaçak etleri Türkiye'ye sokmaya çalışıyor. Radikal gazetesindeki  haberin devamını okumak için tıklayınız.


26 Ekim 2010 Salı

Hekime Yönelik Şiddet; 5. Perde... 1. aydaki duygudurumu..


Olayı yaşadıktan sonraki saatlerde her şeyi rüyada yaşamış gibiydim. Tam bir gerçek üstülük hali. Sanki olay benim başıma gelmemiş de, başkalarından duymuş, kendi kafamda canlandırmıştım. O anda düşündüğüm şey, karşılık vermem durumunda gerginliğin önlenemeyeceği, şiddetin dozunun karşılıklı artarak ciddi sonuçlara yol açacak duruma geleceğiydi. Sinirlenmemiştim. Aksine, gerginliğin yükseldiği durumlarda soğukkanlılığını koruyabilen birisi olurum; tamamen sakin ve aklım hızla çalışır durumdaydım. Hatta yaşanan durum nedeniyle sinirleri boşalan hastanın ellerini tutarak onun bu olayın dışında olduğunu, bana bir şey olmadığını, iyi olduğumu, sakin olması gerektiğini, bu durumun tedavisini etkilemeyeceğini söylediğimi hatırlıyorum.
 
Emniyet'te ifade sürecinde aynı ruh durumu devam etti. Nasıl olsa yapanlar yaptıklarının cezasını öderlerdi ve bu konuda benim tavrım nettir; şikayetçi oldum. Şu anda da farklı düşünmüyorum. Polisler saldırganları gözaltına alırken biber gazı kullanmak durumunda kalmış. Polisin de şiddet kullanmış olması durumu benim için biraz ikilemli hale getirdi. “Hak etmişlerdi” duygusu ile “of ya, siz de mi” duygusu çatışıyordu. Birçoğumuz “iyi olmuş” diyebilir ama hak etmiş olsalar bile polisin onlara şiddet uygulamış olması bana iyi gelmedi.

İş yerimde yaşadıklarımı eve taşımamaya özen gösteririm. Bu konuyu da eşime açmadım. Gece ilerleyen saatlerde yaptığımız bir konuşmanın içinde bahsettim durumdan. Çok şaşırdı ve üzüldü doğal olarak. Şimdi düşünüyorum da, bu anlatmama durumu aslında bir kaçınma davranışıydı. 

Acil servis genel olarak hekim arkadaşların çalışmaya çekindikleri bir yerdir. Bense herkesin aksine Acil serviste çalışmayı seven birisiyim. 10 yıl acil serviste, 5 yıl 112'de çalıştıktan sonra atandığım sağlık ocağından 112 servisine ya da bir acil servise geçmek için yapmadığım kalmamıştı. Sonunda bir yıldır tayinimi aldırabildiğim acil servise gelirken sabahları içimden şarkı söyleyerek gelirdim. Kimi zaman yüzüme bir gülümseme yerleşirdi. Ama bu olaydan sonra acile her gelişimde bir tedirginlik sarıyor içimi. Acaba bu kişiler ya da yakınları bir şekilde hasta olur da acile gelirler mi, karşılaşır mıyız diye. Ya da benzeri bir olayı yaşar mıyım diye. Hastalarla ilişkimde bir güvensizlik hissetmezken her hastanın bir maraza çıkarabileceği duygusuyla çekingen davranır oldum. Hasta yakınlarıyla ilişkim daha bir yüzeyel olmaya başladı. Hastane ve iş arkadaşlarımla ilişkilerim zayıfladı sanki. Hastanede olup bitenler beni ilgilendirmezmiş duygusu içindeyim. 


Yaşadıklarımla ilgili bir kez rüya gördüm. Olaydan bir hafta sonra psikiyatrist ile görüşüp bir PTSB tanısı ile antidepresan kullanmaya başladım. Belki de o nedenle rüyaların tekrarı olmadı. Aslında yukarıda bahsettiğim duygu durumları ilaç kullanmaya başladıktan sonra azaldı. Bir başka psikiyatri uzmanı arkadaşım travma sonrasındaki erken dönemlerde antidepresan değil anksiyolitik verdiklerini, durumu bir kez daha sorgulamak gerektiğini söyledi ama sanırım günlük hayatın getirdiği sorunların depresyonlarına iyi geldi ilaç ve kendimi eskisinden de iyi hissetmeye başladım :)

Tabip odasının avukatı ile görüştükten sonra saldırganların cezalandırılacaklarına dair beklentim zayıfladı. Anlaşılan “Seni gidi seni... Hıııı... Bi daha yaparsan kulağını çekerim bak...” denilerek bir şey olmamış gibi hayatlarımıza devam edeceğiz. 

Muğla'da aile hekimliğine geçilecek aralık ayı ortasında. Ben ise aile hekimi olmaktansa acil serviste kalmayı yeğliyordum. Artık aile hekimi olmaya karar verdim. Acil ile ilgili bunca deneyim ve eğitimden sonra sağlık ocağında çalışmak zorunda kalmanın haksızlık olduğunu düşünürken, bu yaşta, bunca yıllık hekimlikten sonra bu kadar stresi yaşamanın haksızlık, kadirbilmezlik olduğunu düşünmeye başladım. 

Önümüzdeki hafta Psikiyatrist ile görüşmem var. İlaç kullanmaya devam edeceğim sanırım. Zaten bu tür ilaçlara başlanınca 6 ay civarında kullanmak gerekiyor. 
Artık önümüzdeki maçlara bakacağız...

22 Ekim 2010 Cuma

Kozak Yaylası davasından haber var!

EGEÇEP derneği saymanından haber var! Mahkeme tarafından keşif avansı olarak talep edilen para toplanmış. Bunda bizlerin de payı var sanıyorum.. Gelen mail şöyle..


Çok Sevgili Arkadaşlarımız,

Çok önemli bir işi başarmanın mutluluğuyla sesleniyoruz sizlere. Bergama Ovacık'taki 2. atık havuzu ÇED raporu iptali için açtığımız davada mahkemece keşif avansı olarak istenen 5000TL.yı imece usulüyle topladık...Kozak kazılmasın diye İmeceevinden Yuvarlakçay'a, Kazdağları'na kadar geniş bir yelpazeden katılımla toplam 29 arkadaşımız 2907.00TL. bağışta bulundular .Çok sayıda İzmir'li hekim arkadaşımızın katkılarını özellikle belirtmeliyim. Bana adresini yazan bütün arkadaşlarımıza alındı makbuzları postayla gönderildi.

Kısa süre içinde imece usulü 2900 TL.nin EGEÇEP hesabına yatırılması gerçekten umut verici. 2000TLyi Ovacık 2. atık havuzu için kullandık. Kalan 900TLyi yeni bağışlarla çoğaltıp yine Kozak'taki Uyuzkaya ÇED davası (İzmir 1.İd.Mah 2009/1630 E.) keşif ücreti (5.000,00TL).için kullanacağız. Az ya da çok demeden katkılarınızı bekliyoruz. Zaten bu mücadele ortaklaşarak ve dayanışma ile yürüyebilir, öyle değil mi?

Ovacık 2. Atık Depolama Tesisi ÇED davası keşif avansı yatırıldı. Katkı yapanlar:
2000TL. Egeçep
1000TL. İzmir-Bergama-Eşme-Sivrihisar-Havran/Küçükdere Elele Hareketi
1000TL. Metallurji Mühendisleri Odası
1000TL. Jeoloji Mühendisleri Odası

Toplam : 5.000,00 TL.

Artık bu dava sizin davanız oldu. Para yatırdınız, emek verdiniz, kaygı duydunuz. Davayı takip edelim, keşfe gidelim hep birlikte, duruşmalara katılalım.

Geleceğimizi, yaşam alanlarımızı koruyan; katkısı olan herkese selam olsun. 

Oya Otyıldız
EGEÇEP Derneği saymanı

İş Bankası Konak Şubesi (Sube no: 3408)
Egeçep Derneği hesabı
Hesap no: 2195644
IBAN: TR 48 000 64 00000 13408 2195644
(Bagıslarınızı Kozak için notuyla yapmanızı rica ediyoruz)

19 Ekim 2010 Salı

Hekime Yönelik Şiddet; 4. Perde.... Diyarbakır Tabip Odası Basın Açıklaması

Diyarbakır Devlet Hastanesinde çalışan bir hekim arkadaşımız daha saldırıya uğramış..



BASINA VE KAMUOYUNA

Ülkemizin içinde bulunduğu toplumsal süreçte şiddet her alanda hızla artmakta. Şiddetin oluşmasını önleyici toplumsal tedbirler ise ne yazık ki alınmamakta, hatta bazı durumlarda yetkili ve sorumlu olanlar şiddeti doğuran, yaygınsallaşmasını sağlayan nedenler arasında bizzat yer almaktadır.

Toplumsal şiddetin artışına paralel olarak sağlık çalışanları ve hekimler de son yıllarda çok boyutlu olarak şiddet ile karşı karşıya kalmaktadır.

Sağlıkta Dönüşüm Programı sonucu hastanın müşteriye dönüştürülmesi ve hekim emeğinin değersizleştirilmesi, siyasi iktidarın popülist yaklaşımlarla hekimleri sağlıkta yaşananların sorumlusu olarak göstermesi, bu çerçevede hekimleri ve hekimlik mesleğini rencide edici yaklaşımlar sergilemesi hekimlere ve diğer sağlık çalışanlarına yönelik şiddetin oluşmasına önemli bir ivme kazandırmıştır.

Siyasi iktidar çeşitli argümanlarla halkı hekimlere karşı yönlendirerek, şiddet uygulanmasına göz yummakta, güç-iktidarlarını hekimler üzerinde baskı oluşturarak pekiştirmek istemektedir

Bu güne kadar şiddete uğrayan hekim ve sağlık çalışanlarının yanında yeterince yer almayan siyasi iktidar yasal görevlerinin gereğini yerine getirmemektedir. Şiddete maruz kalmamızın ardından, pek çok yerde doğrudan hekim karşıtı taraflı bir yaklaşım olarak tarif edilebilecek bir tutumla saldırıya uğramış hekimi şikayetinden vazgeçirme, barıştırma yolu yeğlenmektedir. Bu hekimlerin yaşadığı mağduriyeti artırmakta ve sürekli hale getirmektedir.

Sorumluların bu kayıtsızlığı sonucu hastalar tarafından şiddet öncelikli hizmet almak için bilinçli uygulanır hale gelmiştir.

Şiddet olaylarına bağlı olarak hekimler hasta ya da hasta yakını tarafından şiddete uğrayacağı algısını taşımakta ve de mesleğini gereği gibi yapamaz durumdadır.

Hekimler yaşadıkları şiddet olayları karşısında kurumlarının konuya duyarsız kalmaları sonucu kurumlarına karşı güvensizlik duymaktadır.

Hekimlik mesleği karşılıklı saygı ve güven üzerine kurulu olup bu ilişki yılların birikimi sonucu ortaya çıkmıştır. Hasta ve hekim arasındaki güven ve saygı ilişkisi birileri tarafından bozulmaya çalışılıyorsa, bilinsin ki bu topluma, halka karşıt olma anlamına gelir ve bunun onarımı oldukça güçtür.

Diyarbakır Tabip Odası ve hekimler olarak her zaman toplum sağlığını kendi önceliklerimizden önde tuttuk ve her zaman halkın sağlığının yanında yer aldık ve almaya da devam edeceğiz.

Günde binin üzerinde hastanın bakıldığı Devlet Hastanesi Acil Servisinde her türlü zorluğu göze alarak hizmet vermeye çalışan doktor arkadaşımız Sevgi TURAN’ nın kolunun alçıya alınmasını gerektirecek şekilde darp edilmesini şiddetle kınıyoruz.

Şiddetin toplumsal sorunlarda olduğu gibi sağlık sorunlarının çözümünde de yerinin olmadığını düşünüyor ve karşı çıkıyoruz.

Sağlık çalışma ortamında şiddetin önemli bir risk faktörü haline gelmesinden dolayı buna karşı acilen yasal mevzuatın oluşturulmasını ve güvenlik önlemlerinin alınmasını talep ediyor, siyasi iktidarın hekim ve sağlık çalışanına karşı popülist politikalardan vazgeçmeye çağırıyoruz.

Diyarbakır Tabip Odası

SES

Veterinerler Odası

Eczacılar Odası

Dev Sağlık İş

Diş Hekimleri Odası










Mobbing

16 Ekim 2010'da İzmir'de, Ege Üniversitesi Tıp Fak. Acil Tıp A.D. – Acil Hemşireler Derneği- Adli Bilimciler Derneği işbirliği ile Mobbing ile Mücadele Sempozyumu düzenlendi. 

Basın Bildirisi bu konudaki birçok şeyi açıklıyor. Okumakta fayda var...
 
 


BASIN BİLDİRİSİ

Mobbing:İşyerlerindeki Kabus:  Duygusal Taciz/ Yıldırma ya da Mobbing hatta literatürdeki başka bir tanımla iş yeri terörü.

* İngilizce “mobbing” kavramı, “mob” kökünden gelmekte. “Mob” sözcüğü, aşırı şiddetle ilişkili ve yasaya uygun olmayan kalabalık anlamında.

Sözcük Latince “mobile vulgus” dan türemiş. “Mobbing” sözcüğü ise çevresini kuşatma, topluca saldırma, rahatsız etme ya da sıkıntı verme anlamında kullanılmakta.

1980 ‘ li yılların başında Almanya doğumlu İsveç’ li bilim adamı Heinz Leymann bu sözcük ile iş yerlerindeki benzer davranışları isimlendirmiş.

Kavram olarak kişinin işyerinde dışlandığı ve ruh sağlığının bozulmasına sebebiyet verecek seviyede kötü muameleye maruz bırakıldığı olumsuz davranış yaklaşımı ve sonucu olarak kabul edilmekte

Mobbing,  üst yöneticilerde bir meslek hastalığı olarak sık görülüyor.

“Mobbing”, sistematik şekilde ve bilinçli bir baskı yapmak anlamına gelmekte  ve karşı tarafı pasifize etmek amacı taşımakta.

İşyerinde duygusal terör uygulayan yöneticiler, baskıcı otoriter ve totaliter kişilik yapısına sahip insanlar ve kendi fikirlerini zorla kabul ettirmek istiyorlar. Kesinlikle eleştiriye kapalılar. Ve farklı düşünceye toleransları yok.

Son yıllarda, özellikle gelişmiş ülkelerde çok yaygınlaşan Mobbing, sosyoloji ve hukuk başta olmak üzere çeşitli alanlarda disiplinlerararası çalışılan bir konu haline gelmiştir.

Mobbing, duygusal bir saldırıdır. Hedefi ise, bir iş yerindeki kişi veya kişiler üzerinde sistematik baskı yaratarak ahlâk dışı yaklaşımla iş performansını ve dayanma gücünü yok edip, işten ayrılmaya zorlamaktır.

Gelişmiş ülkelerde cinsel tacizin de önüne geçen mobbing çoğunlukla üst düzey yönetim kademesinde çalışanlar tarafından uygulandığı belirtilmektedir.

Konu özellikle 2009 yılından bu yana adli tıp uzmanlarına artan sayıda başvusu olarak da karşımıza çıkmaktadır. Konuyla ilgili bilginin artması, çok disiplinli meslek yaklaşımının pekişmesi ve kazanılmış dava örneklerinin de kamuoyu ile paylaşılması neticesinde son yıllarda hukuk adamları da ve özellikle de avukatların takibi ile konusu ülkemiz gündeminde daha fazla önemde bir yer tutmaya aday bir konudur.

Mobbing, Kişiyi iş yaşamından dışlamak amacıyla kasıtlı olarak yapılır. Kişinin saygısız ve zararlı bir davranışın hedefi olmasıyla başlar. Üst merci ima ve alayla, karşısındakinin toplumsal itibarını düşürmeye yönelik saldırgan bir ortam yaratarak kişiyi işten ayrılmaya zorlar.

Leymann İsveç’te intiharların % 15’inin mobbing kaynaklı olduğunu söylemektedir.



Mobbing genellikle ;
İşini çok iyi, hatta mükemmel yapan;
İlişkileri olumlu olan ve çevresindekilerce sevilen;
Çalışma ilkeleri ve değerleri sağlam, bunlardan ödün vermeyen;
Dürüst ve güvenilir, kuruluşa sadık;
Bağımsız ve yaratıcı;
Zorbanın yeteneklerinden üstün özelliklere sahip olan kişilere yöneliyor.

Zorbalar ise, aşırı kontrolcü, korkak, nevrotik ve iktidar açlığı olan kişiler olarak tanımlanıyor. (Leymann)

Ek olarak mobbing uygulayanın kötü kişiliği ve patron olarak bunu hak olarak görmesi, şişirilmiş benmerkezcilik, narsist kişilik, çocukluk travmaları da sayılmakta.

Mobbing, işin akışına ya da bir davranışa ilişkin bir anlaşmazlıkla başlar. Daha sonra zorbanın saldırgan eylemleriyle devam eder, saldırganlığa zorbanın dışında yönetim veya iş arkadaşları da katılabilir. Bir sonraki aşamada kurban, sorunun kaynağı, problemli ya da akıl hastası olarak damgalanır. Süreç, işe son verilmesi ya da kişinin ayrılması ile tamamlanır. Bu sonuç, çoğunlukla mobbingin bitmesi anlamına gelmez, çünkü benzer bir iş kolunda çalışmak zorunda olan kişi kötü huylu, asi ya da işten anlamaz olarak damgalanarak referansları kirlenmiş olur.

Engelleme yönetimleri: Mobbing kurbanlarına, yeni bir iş araması, yardım alması, kendini yalıtmaması, özgüvenini geliştirmesi, olasılıkları hatırlaması, yaraları sarmaya çalışması, yasal işlem yapması ve sendikaya başvurması önerilmektedir.

Mobbingin psikolojik bir saldırı olduğu düşünülürse psikolojik savunma yöntemleri geliştirmek büyük önem taşımaktadır. Böylece alınan yaranın derinleşmesi önlenebilir ve kişi, iş yaşamının dışına atılmaktan kendini kurtarabilir.



Yapılması gerekenler
Zorbaya açıkça duruma itiraz ettiğinizi söyleyin, taciz edici söz ve davranışlarını durdurmasını isteyin. Yanınızda güvendiğiniz ve gerekirse tanıklık edebilecek bir iş arkadaşınız bulunsun.

Olayları, verilen anlamsız emirleri ve uygulamaları yazılı olarak kaydedin.

İlk fırsatta zorbayı yetkili birine rapor edin, eşitiniz ise üstünüze, üstünüz ise yönetim kurulu ve insan kaynaklarına durumu açıkça ve kanıtlarıyla bildirin.

Gerekiyorsa, tıbbi ve psikolojik yardım alın. Hem yardımcı olacaktır, hem de kanıt oluşturacaktır.

Şikayetiniz hakkında kuruluşunuz içinde ne yapıldığını araştırın.

İş arkadaşlarınızla durumunuzu paylaşın, onlar da aynı şekilde rahatsız olabilirler, grupça başvurmanız daha etkili olabilir.

Bunlar mobbingi bir bütün olarak durdurmuyorsa hukuksal başvuru için elinizde yeterince malzeme toplanmış olur. Suç olarak tanımlanması da uygulamaların azalmasında katkı sağlayacaktır. Hem mobbingcilerin geri çekilmesini sağlayacak hem de kurbanların çaresiz kalmasını engelleyecektir.

Avrupa’da konuyla ilgili çok sayıda dava bulunmakta ve ağır para cezaları uygulanmaktadır. Benzer davaların Türkiye’de de açılmasının sağlanması, mobbing konusunda bir bilinç oluşturulması ve işverenin keyfi davranışlarının sınırlandırılması ve son kertede ortadan kaldırılması, sendikaların bu konuda etkinliklerinin artırılması mobbingin azaltılması yönünde önemli bir adım olacaktır.

Türkiye’de mobbing davaları açılmaya ve kazanılmaya  başlanmıştır.

Mobbing, örgütler içinde bulaşıcı bir hastalık gibidir. İyileştirici önlemler alınmazsa örgütün bütün yaşamsal organlarına yayılır. Çalışan personelde, işletmeye ve çalışma arkadaşlarına olan güven ve saygı azalır, motivasyon düşer, çalışma ortamı ve çalışanlar ile örgüt arasında uyumsuzluk başlar, iş verimliliği düşer.

Mobbing durumunda pasif saldırganla başa çıkmak aktif saldırgana göre daha zordur. Çünkü pasif saldırganlar kötü davranışlarını örtmek için uygun ortamlarda anlayışlı ve samimi davranışlar sergilerler.

Yapılan araştırmalar, mobbing’e maruz kalan kişilerin çalışma hayatlarında zeka, dürüstlük, yaratıcılık, başarı gibi bir çok olumlu özellik gösteren duygusal zekası yüksek kişiler olduklarını ortaya koymuştur.

Özellikle yaratıcı insanların ürettikleri yeni fikirlerin diğerlerini rahatsız etmesi ve daha yüksek mevkilerde çalışan kişiler için tehdit oluşturdukları nedeni ile seçilmiş kişilerdir. Bu kişiler işini seven, yaptıkları işle bütünleşen, örgütün hedeflerine ve saygınlığına inanan çalışanlardır.

Mobbing bir suç olmasına rağmen, “mobbing” davranışları, örgüt yönetimleri tarafından özel bir strateji olarak görmezlikten gelinmiş, müsamaha gösterilmiş, yanlış anlamlandırılmış ya da gerçekten teşvik edilmiştir. Doğal olarak mağdurlar, kendilerini savunurken ‘kimi, kime şikayet edecekleri’ gibi bir açmazı yaşanmaktadırlar. Mobbingin bir veya birkaç kişi tarafından, diğer bir kişiye yönelik olarak sistematik bir biçimde düşmanca ve ahlak dışı bir iletişim yöneltilmesi şeklinde, psikolojik bir terör olduğu vurgulanmaktadır.

Mobbing’e maruz kalanlar, yaşadıklarının tanımlanmış bir iş yeri sendromu olduğunu, uğradıkları tacizin kendi suçları olmadığını anlamalılar ve bu yönde mücadeleye devam  etmeliler. Aynı zamanda psikolojik yardım almak, onları yaşadıkları sendrom karşısında verecekleri mücadelede daha bilinçli ve güçlü kılacaktır.

Netice olarak Mobbing bir insan hakları ihlalidir



Rain.. Jose Feliciano

Yaz çok sıcak geçti, hiç yağmur yağmadı, bu ne sıcaktı beah.. derken yağmaya bi başladı, tam başladı. Şimdi de kışın çok yağmurlu ve soğuk geçeceğinden bahsediliyor. Allah dere yataklarında evi olanlara, başlarını sokacak bir çatısı olmayanlara kolaylık versin..

Aşağıdaki parça ise Jose Felicano'dan ve yağmuru felaketle değil de nostalji, hüzün ve aşk ile anlatıyor. İlk gençliğimizin romantik parçalarından biri. Kadife gibi bir ses ve harika bir şarkıyla gençlik düşlerine dalmaya hazır mısınız?



Vikipedi'de hakkında çok fazla bilgi yok.  José Montserrate Feliciano García (d. 10 Eylül 1945, Lares, Porto Riko) Porto Rikolu şarkıcı ve gitarist. Kendisi doğuşdan kördür ve 17 yaşında, ailesini geçindirebilmek için okuldan ayrılmıştır ve çeşitli yerlerde sahne almaya başlamıştır. Gençliğinde 50'li yılların rock müziğini dinlemiştir. [Bu ne demekse.. :) ]

Olay sedece Bergama değil; Manisa Turgutlu'da Nikel Madeni....

Madencilerle çevrecilerin savaşı gibi görünen mücadele aslında bizim değil çocuklarımızın geleceği için yürüttüğümüz bir mücadele. Bizler bugünkü mücadelenin içinde olup, görünen o ki, mücadeleyi yitireceğiz. Uluslararası sermaye, küresel güçler, vahşi kapitalizm; ne dersek diyelim. Sonuçlarıyla yüzleşecek olanlarsa çocuklarımız. Macaristan'da bu ay başında yaşanan felaket gibi bir felaketin yaşanmaması durumunda (ki, bunun olanaksız olmadığını acı bir örnekle yaşadık..), çevresel etkilerin sonuçları onlarca yıl sonra belirecek.

Gündeme altın madeni ile Bergama Ovacık oturunca, diğer mücadeleler gözden kaçıyor ne yazık ki... Coğrafyamızın bütün değerleri birer ikişer çokuluslu şirketlere peşkeş çekilirken ve bunlara karşı yürütülen mücadeleler gözden kaçırılıyor. İşte, Manisa Turgutlu'da Çaldağ'da Nikel madeni açılmasıyla ilgili bir mücadele daha var. İstanbul'a gider gelirken uçaktan görüp merakla baktığım, yemyeşil ormanın içine gizlenmiş o yapay gölün bu madene ait olduğunu öğrendim bugün. Resimleri görünce Google Earth'ı açıp inceledim, içim acıdı. Koordinatları  38°37'23.14"K,  27°46'16.07"E.


Değerli Hocam Ali Osman Karababa'nın maili ile haberdar olduğum bu durumu hafta sonunda bir gazete haber yapmış...  (Habere ulaşmak için tıklayın.. >>)

Nikelin saflaştırlmasında "sülfirik asit" kullanılıyor.  Nedir bu sülfirik asitin özelliği de, nerede üretim yapılması vaadi ve karşıtlarının mücadelesi varsa hep bu kimyasal var ? 
Yanıt;  "Sülfürik asit, su ile seyreltilmiş halde iken bazı metalleri aşındırma özelliğine sahiptir. Madencilikte ve birçok endüstri kolunda kullanılmasının ana nedeni de bu özelliğidir."

Madeni çıkartacak olan şirket kendisine bir web sitesi oluşturmuş. Şirketin profili vb., TEMA'nın yaptığı başvurulara verdikleri yanıtları, sülfürün-sülfirik asitin tarihçesi, kullanımı ve "ne kadar zararsız olduğu"nu anlatmışlar. Bir el broşürü var ki, görmeye değer.... (Tıklayınız..>>)

Onların paraları, çok uluslu şirketleri, web siteleri, ağzı laf yapan müdürleri, yanlarına alabilecekleri politikacıları, propaganda yapabilecekleri onlarca başlıkları var. 
Bizlerin ise dayanışarak büyütebileceğimiz dayanışma gücümüz ve anlatarak paylaşabileceğimiz gerçeklerimiz dışında birşeyimiz yok..

Lütfen bu madenle iligili olabildiğince çok kişiyi bilgilendirelim.

18 Ekim 2010 Pazartesi

TTB Şiddete Karşı Basın Açıklaması

16 Ekim 2010 tarihinde TTB hekimlere uygulanan şiddet karşı basın açıklaması yaptı.

HEKİMLER MESLEKLERİNİ ŞİDDET BASKISINDA UYGULAMAK İSTEMİYOR!

Ülkemizin içinde bulunduğu toplumsal süreçte şiddet her alanda hızla artmakta. Şiddetin oluşmasını önleyici toplumsal tedbirler ise ne yazık ki alınmamakta, hatta bazı durumlarda yetkili ve sorumlu olanlar şiddeti doğuran, yaygınsallaşmasını sağlayan nedenler arasında bizzat yer almaktadır.

Toplumsal şiddetin artışına paralel olarak sağlık çalışanları ve hekimler de son yıllarda çok boyutlu olarak şiddet ile karşı karşıya kalmaktadır.

Sağlıkta Dönüşüm Programı sonucu hastanın müşteriye dönüştürülmesi ve hekim emeğinin değersizleştirilmesi, siyasi iktidarın popülist yaklaşımlarla hekimleri sağlıkta yaşananların sorumlusu olarak göstermesi, bu çerçevede hekimleri ve hekimlik mesleğini rencide edici yaklaşımlar sergilemesi hekimlere ve diğer sağlık çalışanlarına yönelik şiddetin oluşmasına önemli bir ivme kazandırmıştır.

Siyasi iktidar çeşitli argümanlarla halkı hekimlere karşı yönlendirerek, şiddet uygulanmasına göz yummakta, güç-iktidarlarını hekimler üzerinde baskı oluşturarak pekiştirmek istemektedir.

Bu güne kadar şiddete uğrayan hekim ve sağlık çalışanlarının yanında yeterince yer almayan siyasi iktidar ve kimi yandaş yöneticileri yasal görevlerinin gereğini yerine getirmemektedirler. Şiddete maruz kalmamızın ardından, pek çok yerde doğrudan hekim karşıtı taraflı bir yaklaşım olarak tarif edilebilecek bir tutumla saldırıya uğramış hekimi şikayetinden vazgeçirme, barıştırma yolu yeğlenmektedir. Bu hekimlerin yaşadığı mağduriyeti artırmakta ve sürekli hale getirmektedir.

Sorumluların bu kayıtsızlığı sonucu hastalar tarafından şiddet öncelikli hizmet almak için bilinçli uygulanır hale gelmiştir.

Hekimler mesleklerinin gereğini yaparken değişik türde şiddet olayları ile karşılaşmaktadır. Bunlar
-        Sözel şiddet (küfür, hakaret vb)
-        Davranışsal şiddet (Aşağılayıcı davranışlar)
-        Fiziksel şiddet (darp, yaralama, ölüm)
-        Tehdit edici davranışlar (zarar verme niyetinin gösterilmesi,  tehdit edici vücut dili, sözel veya yazılı tehditler) şeklinde oluşmaktadır.

Türk Tabipleri Birliği tarafından gerçekleştirilen araştırmalar göstermektedir ki şiddet olayları en fazla acil birimlerde (%62) görülse de tüm hekimlik alanlarında (kamusal-özel, tüm branşlar) yaşanmaktadır.

Şiddet uygulayanların %86’sı hasta ve hasta yakını olup bunlar arasında %54 ile en fazla hasta yakını şiddete başvurmaktadır.

Şiddet uygulayanların %92’si erkeklerden oluşurken, en fazla şiddete kadın hekimler uğramaktadır.

Meslek yaşantısında sağlık çalışanlarının %64’ü en az bir defa şiddete maruz kalmış, %96’sı sağlık ortamında şiddete tanık olmuştur.

Şiddet olaylarına bağlı olarak hekimler hasta ya da hasta yakınını tarafından şiddete uğrayacağı algısını taşımakta ve de mesleğini gereği gibi yapamaz durumdadır.

Hekimler yaşadıkları şiddet olayları karşısında kurumlarının konuya duyarsız kalmaları sonucu kurumlarına karşı güvensizlik duymaktadır.

Şiddet hekimlik mesleğin bir parçası haline getirilmeye, hekimlere kanıksatılmaya çalışılmaktadır.

Ancak hekimlik mesleği açısından şiddetin kanıksanması mümkün değildir ve Türk Tabipleri Birliği olarak hekimlere ve diğer sağlık çalışanlarına uygulanan şiddeti kanıksamayacağız.

Çünkü kanıksamak demek hekimlik mesleğini gereği gibi yapamamak demektir. Bu da toplumun nitelikli sağlık hizmeti almasının önünde en büyük engel olarak ortaya çıkacaktır.

Hekimlik mesleği karşılıklı saygı ve güven üzerine kurulu olup bu ilişki yılların birikimi sonucu ortaya çıkmıştır. Hasta ve hekim arasındaki güven ve saygı ilişkisi birileri tarafından bozulmaya çalışılıyorsa, bilinsin ki bu topluma, halka karşıt olma anlamına gelir ve bunun onarımı oldukça güçtür.

Türk Tabipleri Birliği ve hekimler olarak her zaman toplum sağlığını kendi önceliklerimizden önde tuttuk ve her zaman halkın sağlığının yanında yer aldık ve de alacağız.

Sağlık sisteminde yaşanan olumsuzlukları topluma anlatmaya, olumsuzluklara karşı mücadele etmeye çalıştık ve de çalışacağız.

Şiddetin toplumsal sorunlarda olduğu gibi sağlık sorunlarının çözümünde de yerinin olmadığını düşünüyor ve karşı çıkıyoruz.

Bu çerçevede toplumda, hekimlerde şiddet ve nedenleri konusunda farkındalık yaratmayı amaçlayarak bir dizi çalışmayı başlattık ve yürütüyoruz.

Sağlık çalışma ortamında şiddetin önemli bir risk faktörü haline gelmesinden dolayı buna karşı acilen yasal mevzuatın oluşturulmasını ve güvenlik önlemlerinin alınmasını talep ediyor, siyasi iktidarın hekim ve sağlık çalışanına karşı popülist politikalardan vazgeçmesini diliyoruz.

TÜRK TABİPLERİ BİRLİĞİ

15 Ekim 2010 Cuma

Doktorlara Saldırılar Ve Sonuçları Üzerine Bir Deneme Yazısı

 Dr. Semih Hızıroğlu tarafından kaleme alınan, olayı birçok yönü ile irdeleyen bir yazı..


Gün geçmiyor ki gazetelerde, televizyonlarda ya da internette saldırılmış ya da mahkemelerde süründürülme durumunda bırakılmış bir doktor haberi olmasın. Artık öylesine kanıksadık ki, vaka-ı adiyeden, yani sıradan oldu bu tür haberler: “Doktora yumruklu saldırı”, “Hasta yakınlarından doktora ölüm tehdidi”, “Doktora silahlı saldırı”, “…’ta hekimlere çirkin saldırı”, ” “Savcıyla tartışan doktor tutuklandı”, “… Araştırma Hastanesi'nde bir asistanın polis memuru tarafından darp edilmesine…”, “Hatalı ameliyat yüzünden ölen kızı için dava açtı”, “Aile hekimi hastaya ‘yanlış tedaviden’ 130 bin lira tazminat ödeyecek“, “Yanlış iğne yapan doktora 6 yıl istendi”, “Hastayı ‘bir şeyin yok’ diyerek evine gönderen doktora soruşturma”, “Hastasıyla ilgilenmeyen bayan doktora 6 ay hapis cezası verildi”, “Danıştay, yanlış tedavi sonucu sakat kalan kadının doktorlarına yargı yolunu açtı”, “En seri şekilde olay yerine intikal etmeye çalışan 112 ekibine, koruma sağlaması ve yardımcı olması gereken Emniyet Müdürü ‘Neredesiniz, Allah belanızı versin!’ gibi ifadeler kullanarak hakaret etti.”, “Doktoru linç etmek istediler.”, “Devlet Hastanesi'nde görevli bir doktor, tedavi için gelen bir hastanın saldırısına uğradı.”, “Hasta yakını tarafından darp edilen doktorun kolu kırıldı”, “Dövülen doktorun kırık koluna platin takılacak”, “Sağlık Merkezi’ne pompalı tüfekle baskın”, “Her yerden hekime darp haberi geliyor”… Yani artık haberlere yetişilemiyor. Seç seçebildiğini… O kadar çeşitli ve sayısız örnek var ki, insan hangisini alacağını şaşırıyor.

Devamını okumak için tıklayınız..>>

Yeni açılan Üniversiteler...

7 ay olmuş kuruluş kanunları çıkarılalı. Haberi olanımız var mı acaba?

Önce, 8 yıllık eğitim, taşımalı eğitim diyerek öğretmenleri köylerden çektiler ki; köylerde tek kanaat önderi imamlar kaldı. Bu arada üniversitelerini kurdular; imam hatiplerden sonra yeni eğitim kurumlarını oluşturuyorlar. Şimdi de imamların camilerden çıkıp mahallelerde sosyal danışman olarak çalışmaları gerektiğini söyleyerek "resmi" propagandalarını yaptıracaklar.

Seyredelim... Mi?...

YÜKSEKÖĞRETİM KURUMLARI TEŞKİLATI KANUNUNDA
DEĞİŞİKLİK YAPILMASINA DAİR KANUN
Kanun No. 5981                                                                                             Kabul Tarihi: 15/4/2010
                MADDE 1 – 28/3/1983 tarihli ve 2809 sayılı Yükseköğretim Kurumları Teşkilatı Kanununa aşağıdaki ek maddeler eklenmiştir.
                "Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi
                EK MADDE 119 – İstanbul'da Fatih Sultan Mehmet Han, Sinan Ağa Bin Abdurrahman, Nurbanu Valide Sultan, Hatice Sultan ve Hacı Abdülaziz Ağa Mazbut Vakıfları adına Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından 2547 sayılı Yükseköğretim Kanununun vakıf yükseköğretim kurumlarına ilişkin hükümlerine tabi olmak üzere, kamu tüzel kişiliğine sahip Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi adıyla bir vakıf üniversitesi kurulmuştur.
                Bu Üniversite, Rektörlüğe bağlı olarak;
                a) Mühendislik-Mimarlı k Fakültesinden,
                b) Edebiyat Fakültesinden,
                c) Güzel Sanatlar Fakültesinden,
                ç) Güzel Sanatlar Meslek Yüksekokulundan,
                d) Mühendislik ve Fen Bilimleri Enstitüsünden,
                e) Sosyal Bilimler Enstitüsünden,
                f) Güzel Sanatlar Enstitüsünden,
                g) Medeniyetler İttifakı Enstitüsünden,
                oluşur.
                İstanbul 29 Mayıs Üniversitesi
                EK MADDE 120 – İstanbul'da Türkiye Diyanet Vakfı tarafından 2547 sayılı Yükseköğretim Kanununun vakıf yükseköğretim kurumlarına ilişkin hükümlerine tabi olmak üzere, kamu tüzel kişiliğine sahip İstanbul 29 Mayıs Üniversitesi adıyla bir vakıf üniversitesi kurulmuştur.
                Bu Üniversite, Rektörlüğe bağlı olarak;
                a) Edebiyat Fakültesinden,
                b) İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesinden,
                c) Eğitim Fakültesinden,
                ç) Sağlık Bilimleri Fakültesinden,
                d) Yabancı Diller Yüksekokulundan,
                e) Sosyal Bilimler Enstitüsünden,
                f) Sağlık Bilimleri Enstitüsünden,
                oluşur.
                Süleyman Şah Üniversitesi
                EK MADDE 121 – İstanbul'da Sistem Eğitim ve Kültür Vakfı tarafından 2547 sayılı Yükseköğretim Kanununun vakıf yükseköğretim kurumlarına ilişkin hükümlerine tabi olmak üzere, kamu tüzel kişiliğine sahip Süleyman Şah Üniversitesi adıyla bir vakıf üniversitesi kurulmuştur.
                Bu Üniversite, Rektörlüğe bağlı olarak;
                a) İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesinden,
                b) Mühendislik ve Doğa Bilimleri Fakültesinden,
                c) İşletme ve Yönetim Bilimleri Fakültesinden,
                ç) Fen Bilimleri Enstitüsünden,
                d) Sosyal Bilimler Enstitüsünden,
                oluşur.
                Canik Başarı Üniversitesi
                EK MADDE 122 – Samsun'da Başarı Eğitim Kültür ve Sağlık Vakfı ile Tanrıverdi Eğitim Kültür ve Yardımlaşma Vakfı tarafından müştereken 2547 sayılı Yükseköğretim Kanununun vakıf yükseköğretim kurumlarına ilişkin hükümlerine tabi olmak üzere, kamu tüzel kişiliğine sahip Canik Başarı Üniversitesi adıyla bir vakıf üniversitesi kurulmuştur.
                Bu Üniversite, Rektörlüğe bağlı olarak;
                a) İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesinden,
                b) Mimarlık ve Mühendislik Fakültesinden,
                c) Fen-Edebiyat Fakültesinden,
                ç) Eğitim Fakültesinden,
                d) Fen Bilimleri Enstitüsünden,
                e) Sosyal Bilimler Enstitüsünden,
                oluşur.
                İstanbul Sabahattin Zaim Üniversitesi
                EK MADDE 123 – İstanbul'da İlim Yayma Vakfı tarafından 2547 sayılı Yükseköğretim Kanununun vakıf yükseköğretim kurumlarına ilişkin hükümlerine tabi olmak üzere, kamu tüzel kişiliğine sahip İstanbul Sabahattin Zaim Üniversitesi adıyla bir vakıf üniversitesi kurulmuştur.
                Bu Üniversite, Rektörlüğe bağlı olarak;
                a) İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesinden,
                b) Eğitim Fakültesinden,
                c) İşletme ve Yönetim Bilimleri Fakültesinden,
                ç) Mühendislik ve Doğa Bilimleri Fakültesinden,
                d) Yabancı Diller Yüksekokulundan,
                e) Sosyal Bilimler Enstitüsünden
                f) Fen Bilimleri Enstitüsünden,
                oluşur.
                Bezm-i Alem Vakıf Üniversitesi
                EK MADDE 124 – İstanbul'da Bezm-i Alem Valide Sultan, Silahtar Abdullah Ağa ve Abdülhamit Sani mazbut vakıfları adına Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından 2547 sayılı Yükseköğretim Kanununun vakıf yükseköğretim kurumlarına ilişkin hükümlerine tabi olmak üzere, kamu tüzel kişiliğine sahip Bezm-i Alem Vakıf Üniversitesi adıyla bir vakıf üniversitesi kurulmuştur.
                Bu Üniversite, Rektörlüğe bağlı olarak;
                a) Tıp Fakültesinden,
                b) Diş Hekimliği Fakültesinden,
                c) Eczacılık Fakültesinden,
                ç) Sağlık Bilimleri Fakültesinden,
                d) Eğitim Fakültesinden,
                e) Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulundan,
                f) Sağlık Bilimleri Enstitüsünden,
                g) Adli Bilimler Enstitüsünden,
                ğ) Eğitim Bilimleri Enstitüsünden,
                oluşur."
                GEÇİCİ MADDE 1 – Bezm-i Alem Valide Sultan Vakıf Gureba Hastanesi faaliyetlerini, bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren en geç altıncı ayın sonuna kadar bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten önceki statüsü ile devam ettirir.
                Bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten önce Vakıflar Genel Müdürlüğünün kadrosunda olup söz konusu Hastanede çalışan personelin statüsü, en geç birinci fıkradaki sürenin sonuna kadar korunur. Bunlardan;
                a) Akademik unvana sahip olanlar ile tıpta uzmanlık öğrenimi görenlerin, talepleri halinde birinci fıkrada belirtilen sürenin sonuna kadar ilgili mevzuat hükümlerine göre söz konusu Üniversiteye ataması yapılabilir.
                b) Tıpta uzmanlık öğrencisi olmayan ve akademik unvana sahip bulunmayan diğer personel, talepleri halinde birinci fıkrada belirtilen sürenin sonuna kadar, söz konusu Üniversite ile 4857 sayılı İş Kanunu hükümlerine göre sözleşme imzalayarak istihdam edilebilir.
                c) Sağlık hizmetleri ve yardımcı sağlık hizmetleri ile yardımcı hizmetler sınıfındaki personel, söz konusu Üniversitede istihdam edilmek  istemedikleri ya da  ataması  yapılarak veya sözleşme imzalanarak anılan Üniversitede istihdam edilmedikleri takdirde, kazanılmış hak aylık derecelerine uygun olarak Sağlık Bakanlığına, diğer personel ise Vakıflar Genel Müdürlüğünce merkez ve taşra teşkilatında ihtiyaç bulunan birimlere naklen atanırlar.
                Bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihte 190 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin eki (I) sayılı cetvelin Vakıflar Genel Müdürlüğüne ait bölümünde yer alan ve söz konusu Hastaneye tahsis edilmiş kadrolarda bulunan personelden, söz konusu Üniversitede çalışmak isteyenlere ait kadrolar ile boş bulunan kadrolar ve Baştabip, Baştabip Yardımcısı, Klinik Şefi, Klinik Şef Yardımcısı, Hastane Müdürü, Hastane Müdür Yardımcısı, Sivil Savunma Uzmanı ve Saymanlık Müdürü kadroları, birinci fıkrada belirtilen sürenin sonunda iptal edilerek kadro cetvellerinden çıkarılmış sayılır. Bu tarihten itibaren, ikinci fıkranın (a) ve (b) bentleri saklı kalmak kaydıyla, bu fıkrada unvanları sayılan personel, en geç bir ay içinde kazanılmış hak aylık derecelerine uygun kadrolara atanmak üzere; dolu kadrolarda bulunan sağlık hizmetleri ve yardımcı sağlık hizmetleri ile yardımcı hizmetler sınıfındaki personel ise bulundukları kadroları ile birlikte Sağlık Bakanlığına devredilir. Devredilen kadrolar 190 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin eki (I) sayılı cetvelin Sağlık Bakanlığına ait bölümüne eklenmiş sayılır.
                Üçüncü fıkrada unvanları sayılan personel, kadrolarının iptal edildiği tarih ile atama işlemleri yapılıncaya kadar geçen sürede durumlarına uygun işlerde görevlendirilirler. Bu süre içerisinde ilgililer, 5737 sayılı Vakıflar Kanununun 67 nci maddesinin son fıkrasında öngörülen fazla çalışma ücreti ve 5737 sayılı Kanunun 72 nci maddesinin birinci fıkrasında yer alan ödeme ile nöbet ücreti hariç olmak üzere, eski kadrolarına bağlı olarak en son ayda almakta oldukları aylık, ek gösterge, her türlü zam ve tazminatlarıyla diğer mali haklarından ve görevlendirildikleri yerlerdeki fiilen görev yaptıkları emsali kadroya ilişkin döner sermaye ödemesinden yararlanır. Bu personelin Vakıflar Genel Müdürlüğündeki önceki kadrolarına bağlı olarak, 5737 sayılı Kanunun 67 nci maddesinin son fıkrasında öngörülen fazla çalışma ücreti ve 5737 sayılı Kanunun 72 nci maddesinin birinci fıkrasında yer alan ödeme ile nöbet ücreti hariç olmak üzere, en son ayda almakta oldukları aylık, ek gösterge, her türlü zam ve tazminatlar ile diğer mali hakları toplam net tutarının, atandıkları yeni kadroların, nöbet ücreti ve döner sermayeden yapılan ek ödeme hariç olmak üzere, aylık, ek gösterge, her türlü zam ve tazminatlar ile diğer her türlü mali hakları toplam net tutarından fazla olması halinde, aradaki fark tutarı, atandıkları kadrolarda kaldıkları sürece, farklılık giderilinceye kadar herhangi bir vergi ve kesintiye tabi tutulmaksızın ayrıca tazminat olarak ödenir.
                Bu maddenin uygulanmasında ortaya çıkabilecek tereddütleri gidermeye ve uygulama esaslarını belirlemeye Başbakanlık yetkilidir.
                MADDE 2 – Bu Kanun yayımı tarihinde yürürlüğe girer.
                MADDE 3 – Bu Kanun hükümlerini Bakanlar Kurulu yürütür.
22/4/2010

13 Ekim 2010 Çarşamba

Bergama Altın madeni mücadelesinde yardım talebi; "Kozak yaylası için acil imece"

Bergama Ovacık'ta açılan altın madenine karşı yürütülen kampanyada kritik bir sürece gelinmiş durumda. Ege Çevre ve Kültür Platformundan gelen yardım talebini paylaşmak istiyorum. Lütfen mesajın yayılması ve destek sağlanması için çaba gösteriniz.

Değerli Arkadaşlar,

Bergama Ovacık'taki 2. atık havuzu olumlu ÇED raporu iptali için açtığımız davada mahkeme keşif avansı olarak 5000TL. istemişti. (Biliyorsunuz 2. atık havuzu Kozak için yapıldı, ÇEDi iptal ettirirsek Kozak'ı kazamazlar.) Bu parayı toplayamadık/ yatıramadık. Aşağıdaki yazıyla yaşamın savunulmasından yana olan herkesin az-çok demeden katkı koymasını istemiş, imece usulüyle bu parayı toplamayı amaçlamıştık. Ancak sadece iki arkadaşımız toplam 150TL. yatırdı, bir arkadaşımız da 100TL. verecegini söyledi. 

Son durum;

Daha önce tebligata rağmen 5.000,00 TL. keşif avansını yatıramadığımız için,
son kez kesin olarak 15 gün süre tanınmış. "Bu sürenin uzatılmayacağı, verilen süre içinde keşif avansı yatırılmazsa, yürütmeyi durdurma konusunda dosyadaki bilgi ve belgelere göre karar verileceği "
ihtarı yapılmış durumda.
ELELE Hareketi 1000TL. katkı sağlıyor; böylece 1250TL.miz oldu. Gereken 3750 TL.yı acilen bulmak zorundayız. 
75 kişi 50şer TL. y
atırsa bu para toplanıyor arkadaşlar, ya da 150 kişi 25er TL. yatırsa. 

Derneğimizin yeni hesap no:
İş Bankası Konak Şubesi (Sube no: 3408)
Egeçep Derneği hesabı
Hesap no: 2195644
IBAN: TR 48 000 64 00000 13408 2195644

(Kozak için notunu koyarsanız daha iyi olur. Yapılan bütün katkıların alındı makbuzları kesilip katkı sahiplerine posta ile gönderilecektir.Bunun için ''oyaotyildiz@yahoo.com''a mektup adreslerinizi yazmanız rica olunur)

Pazartesi günü ne kadar para toplandığı konusunda gruplara bilgi verilecektir. 10 gün içinde bu parayı toplamamız gerekiyor.Yıllarla yoruluyoruz, umudumuzun azaldığı zamanlar da oluyor ama pes etmek yok değil mi?

Kozak yaylamıza, Bergama'mıza, ülkemize sahip çıkma zamanıdır. Geleceğimizi, yaşam alanlarımızı korumak için imece zamanıdır. Küçük katkılarınız büyük sonuçlar doğuracaktır. 

 Oya Otyıldız
 EGEÇEP Derneği saymanı

Şilili Madencilerin Kurtarılması (CANLI)

Bu canlı yayın tamamlanmıştır.


Yerin yaklaşık 700 metre altında 69 gün geçiren Şilili 33 madenci özgürlüğüne kavuşuyor. Operasyonu canlı izlemek için tıklayın...>>>



Anka Kuşu adı verilen kurtarma kapsülünün yer altına indirilip her bir madencinin yukarıya çekilmesi yaklaşık 1 saat sürüyor. 

4 mm kalınlığındaki çelik kapsül, 2,5 metre uzunluğunda ve 54 cm çapında.

250 kilo ağırlığındaki kurtarma kapsülünde, 3 saat süreyle yetecek oksijen ve acil durum çıkışının yanı sıra ses ve görüntü sistemi de bulunuyor.

Tek tek yapılan kurtarma işlemi sırasında madenciler, eldiven, kaska monte fener, güvenlik botları ve yansımalı özel kıyafetler giyiyor.Çıkarken gözlerini kapalı tutmaları istenen madenciler özel gözlük de takıyor.

Love is like Oxygen..

Bir zamanlar müzik denilince sadece radyoda ana-babalarımızın dinlediklerini anlıyor, ötesi kuru gürültü geliyordu. Hatta ufaktan TRT deyimiyle "hafif müzik" dinlemeye kalksak, annem başının ağrıdığını söyleyerek kapattırırdı radyoyu. En azından, sesini kısmak zorunda kalırdık. Hatırlıyorum da, hızlı temposu nedeniyle "Ankara Kızları" adlı şarkı benim favorilerimdendi ilkokul çağlarında. 

Sonra "İzmir Koleji" yılları geldi. Müziğin sadece bizim dinlediklerimizden ibaret olmadığını anlamaya başladık. Hatta, müzik öğretmenlerinin klasik müziğin de keyifle dinlenebileceğini öğretme çabalarıyla ufkumuz daha da genişlemeye başladı. Teypler, kasetler, mini radyolarda dinlenen müzikler, okul orkestrası ve "Milliyet Şarkı Yarışmalarında" alınan birincilikler... Müziğin tüm coğrafyasına hakim olunmuş hissi ile, güncel müziği "iyi bilirim" duygusu...

Şimdi ise çocuklarımın dinlediklerini anlamakta, popüler olanı dinlemekte, bambaşka coğrafyalarda üretilenleri ise izlemekte zorlanıyorum.

Ve geçen akşam televizyonda izlediğim bir filmin keyifli biten sonunda kullanılan bir parça beni pek bir mutlu etti. Müziğin yaşam enerjimi çoğalttığı yıllara götürdü ve kendimi acayip  keyifli hissettim. Ayrıca, nasıl olup da bu şarkıyı unutabildiğime şaştım.

Bakalım hatırlayanlarımız olacak mı?

10 Ekim 2010 Pazar

Sağlık personeline saldırı üzerine...

Son yılların modası nedir, diye soranlara hiç tereddütsüz; "Doktor, hemşire dövmek" diyebilirim. Misal, çocuğunuz hastalandı ve hastaneye götürdünüz. Çocuğunuza tahlil yapmak ve kan almak gerekiyor. İşte bu nedenle uğraşan hemşirenin tutun saçlarından, yetmedi boğazını sıkın. Sıkın sıkın bu sizin en doğal hakkınız. Sağlık sistemindeki her türlü aksaklığın bir numaralı sorumlusudur; çocuğunuzdan kan almaya çalışan hemşire. Boğazını sıkabilir, saçından tutup yerlere serebilirsiniz.
***
Diyelim babanız ağır bir hastalıktan dolayı acil serviste tedavi altında ve siz o sırada babanızın bu durumundan dolayı üzgünsünüz. Ne duruyorsunuz? Boş boş oturmayın bayan bir doktor bulup dövün. Eğer babanız tedaviye cevap vermedi ve kaybettiniz bu durumda tek başınıza bir doktoru dövmeniz yetmez. Gidip akrabalardan bir tim hatta manga oluşturun....Devamını Okumak İçin Tıklayın...

8 Ekim 2010 Cuma

Hekime Yönelik Şiddet; 3 Perde.... Tabip Odası Avukatı ve Psikiyatrist ile görüşme

Bu hafta başında Tabip Odası, yönetim kurulu olarak hastane başhekimi ve ilçe kaymakamını ziyaret ederek olaya taraf olmaları gerektiğini ve dava dosyasında kurum amirleri olarak şikayet dilekçelerinin bulunmasının önemli olduğunu bildirdiler.



Dün Muğla'da Psikiyatri Uzmanı ile görüştüm. Post Travmatik Stress Bozukluğu (PTSB) tanısı ile ilaç tedavisine başlandı. İnsanın başkalarından duymaya alıştığı yakınmaları kendisinin dillendirmesi çok garip oluyor doğrusu. İlaç almak da yine aynı ölçüde garip geliyor. İlacı 6 ay kadar kullanmam gerekiyor. Hastalarıma bunu -6 ay ilaç kullanmalarını- söylemenin ne kadar kolay olduğunu, 6 ay boyunca her gün ilaç almanın ne kadar sıkıcı ve zor olduğunu, bugün, ilaç kutusunu elime alınca farkettim.

25-30 gün sonra tekrar bir görüşme yapacağız.




Tabip odasının avukatı ile de görüştüm. Dava sürecinde gerekli hukuksal desteği Tabip Odasından alacağım ama henüz daha ifade alma süreci bile başlamadı. PTSB tanısı davanın ilerleyen aşamalarında saldırganın alacağı ceza miktarını etkileyecek. Ruhsal travma varlığı ağırlaştırıcı neden olarak değerlendiriliyor. Böyle ruhsal bir travma varlığı ile desteklenmeyen davalarda saldırganın ertelenebilir bir ceza alması oldukça olası bir durummuş. Yani bir nevi "cezasızlık" durumu.. Olasılıkla 2 yıldan az bir ceza alması durumunda, "cezanın açıklanması" erteleniyor (her ne demekse..) ve kişinin 5 yıl içinde ikinci bir suçtan ceza alması durumunda her iki cezayı birlikte çekiyormuş. Ama ruhsal travma tanısı hem alınacak ceza miktarına etki ediyor, hem de manevi tazminat talep etme hakkı doğuruyormuş...

Gerek elektronik postayla, gerekse telefon ile arayarak bana destek olan tüm arkadaşlarıma teşekkür ediyorum.

Bu arada, bu akşamüzeri TTB başkanı Sn. Bilaloğlu da telefonla arayarak geçmiş olsun dileklerini iletti.

Hekime Yönelik Şiddet; 2. Perde.... Muğla Tabip Odası Basın Açıklaması


Muğla Tabip Odası Yönetim Kurulu olarak daha önce de basınla da paylaştığımız açıklamada Sağlık Bakanı’na “Hekimlere yönelik her türlü küçük düşürücü ifade; hastalarla aramızdaki güven ilişkisini tahrip etmekte, sağlıkta yaşanan sorunların faturasının hekimler olduğu algısına yol açmakta ve bizlere, hemen her gün polikliniklerde, acil servislerde, hastane koridorlarında şiddet olarak geri dönmektedir.” diyerek; Sağlık Bakanı’nı sevgisiz, hürmetsiz, değerbilmez üslup ve tutumundan vazgeçmeye ve doktorlara karşı saygılı olmaya davet etmiştik.

Sağlık Bakanı’nın ve yöneticilerimizin ne yazık ki uyarımıza rağmen tutumlarının değiştirmemesi üzerine Yatağan Devlet Hastanesi Acil Polikliniği’nde çalışan meslektaşımız Dr Çağlayan Üçpınar 28.9.2010 tarihindeki nöbetinde hasta yakınları tarafından fiziksel şiddete maruz kalmıştır.

Hastasının sağlığından başka bir kaygısı bulunmayan, bu amaç için olumsuz şartlara rağmen olağanüstü çaba gösteren meslektaşımız ve bir hastane güvenlik görevlisi nedensiz bir şekilde görev başındayken saldırıya uğramışlardır.

Son bir hafta içinde ülkemizin hemen her bölgesinde hekimlere yönelik şiddet örnekleri göstermektedir ki; toplumumuzdaki yaygın şiddet ortamı endişe verecek boyutlara ulaşmıştır. Sağlık meslek alanı can güvenliği konusunda riskli bir alan haline gelmiştir. Şiddeti önleyici önlemlerin ivedilikle yasal ve idari düzlemde ele alınmasının önemi açıktır.

Sağlık çalışanlarının maruz kaldığı şiddetin nedenleri olarak; toplumumuzda şiddete maruz kalma ve şiddeti çözüm olarak görme oranının giderek artması, sağlık kuruluşlarında yeterli güvenlik tedbirlerinin olmaması, ekonomik kriz, alkol, madde kullanımının yaygınlaşması, medyanın sağlık haberleri ile ilgili tutumu ve Sağlıkta Dönüşüm Projesinin yarattığı olumsuz sağlık ortamı ve çalışma koşulları ile Sağlık Bakanı ve Başbakan’ın sağlık çalışanlarını hedef gösteren açıklamaları en önemli ve belirleyici etkenler olarak görülmektedir.

Isparta-Burdur Tabip Odası’nın 2008 yılında sağlık çalışanları arasında yaptığı bir araştırmaya göre: tüm meslek yaşantısı boyunca en az bir kere şiddete maruz kalma oranı ortalama %64’tür ,çalışma yaşamları boyunca en az bir defa şiddet içeren olaya tanık olduğunu söyleyen sağlık çalışanı oranı % 96’dır . Son bir yıl içinde çalıştıkları kurumda şiddet içeren en az bir olaya tanık olduğunu söyleyen sağlık çalışanı oranı %56’dır. Pratisyen hekimler %66 ile en fazla şiddete tanık olan gruptur.

Muğla Tabip Odası olarak;
• Hekime ve sağlık çalışanlarına uygulanan şiddete verilen cezaların arttırılmasını,
• Sağlık kurumlarında güvenli çalışma ortamları yaratılmasını,
• Güvenlik önlemlerinin arttırılmasını, hastaneye her tür silahla girişin önlenmesini,
• Hekimler ve sağlık çalışanlarının saldırıyla baş etme konusunda eğitilmesini,
• Medya çalışanlarının şiddet konusunda ki duyarlılığının arttırılmasını zorunlu görüyoruz.Ayrıca;
• Sağlık yöneticileri ve siyasi yetkililer, sağlık sorunlarının çözümü olarak da, sorunların nedeni olarak da hekimleri görmek ve göstermekten vazgeçmelidir. Çünkü sağlık sorunlarının çözümü de, sağlık sorunlarının nedeni de hekimler değildir.
• Sağlık idarecileri ve yetkililer, sağlık çalışanlarına yönelik uygulanan şiddette hekimlere sahip çıkıcı tutumlar içinde olmalıdır.

Hekime yönelik olarak giderek artan şiddetin, medyada yer alan hekimi aşağılayıcı, karalayıcı ve küçük düşürücü açıklamalardan ve yorumlardan da güç aldığı açıktır. Hekimler, her gün ağırlaştırdıkları yönetmelik ve uygulamalarla çalışma ortamını hekimler aleyhine bozan Sağlık Bakanlığının, aynı çabayı hekime yönelik şiddete karşı da göstermelerini beklemektedirler. Hekime yönelik şiddetin sorumlusu yalnızca şiddeti uygulayanlar değil, aynı zamanda şiddete sessiz kalıp, gereğini yapmayan, hekimi korumayan yetkililerdir.

Ağır, yorucu ve olumsuz şartlarda, hastaları için canla başla çalışırken şiddete maruz kalan meslektaşımıza yapılan çirkin saldırıyı bir kez daha nefretle kınarken özel olarak hekimleri ve sağlık çalışanlarını doğrudan ya da dolaylı olarak hedef gösterenleri söz ve eylemlerini bir kez daha gözden geçirmeye davet ediyoruz.

6 Ekim 2010 Çarşamba

I was made for loving you baby..

Bu klasik KISS parçasını bambaşka bir isimden, kadife bir sesten dinlemek çok hoş. Hatta, Acil'de dayak yeme stresinden sonra ilaç gibi geliyor...


Daha önce "embed"lediğim link copyright azizliği yaşamış. Bir de bunu deneyelim bakalım.

Neye gereksinimin var?

"You need three men in your organization:
A dreamer,
A businessman, 
and
A son-of-a-bitch!"

Hekime yönelik şiddet... Bana yönelik şiddet!!

Yatağan Devlet Hastanesi Acil Servisinde Yaşadığım Bir Olay..

28 Eylül'deki nöbette akşam yemeği saatinde acil plk. inanılmaz yoğundu. Yemeğe gidemedim. Hastaların birini muayene edip birikenleri eriteyim derken 1 yerine 2-3 geliyorlardı. Taa saat 8 gibi bitti bekleyenler. Hemşire hanıma "yemeğe gidiyorum, beni 10 dk. idare edin" diyerek Dr. dinlenme odasına gittim. Yemeğimi yerken hemşire aradı. "Bir hasta geldi, yakınları sorun çıkaracak gibi görünüyor" dedi. "10 dk izin istedim, bi idare edemediniz" diye şakayla karışık sitem edip acile döndüm.

Masada 50-55 yaşlarında bir kadın yatıyordu. Yanında da 35 civarında bir başka kadın.. Ben görür görmez tanısını koydum ama yine de gidip anamnez aldım... Gerçekten boğazının düğümlenmesi, ağlama nöbetleri, evde gerginlik; anksiyete..... Hemşireye Diazem yapmasını söyleyip refakatçı bayana giriş kaydını yaptırıp yaptırmadıklarını sordum. Yaptırmadıklarını söyleyince, vezneden muayene formu getirmelerini söyledim.

Tam o anda içeri bir adam girdi 60 yaşlarında. "Ne kaydı ulannn, sen önce hastaya baksana..... " ile başlayan bir tek taraflı diyalog başladı. Hastanın muayenesini yaptığımı hatta tedavinin çoktan uygulandığını söylemeye çalışırken bir yandan da güvenlik görevlisini aranıyordum. Herifin bi maraza çıkaracağını hissetmiştim. Acilden dışarı çıktım, peşimden geldi ve bir anda kafa attı bana. Refleks olarak geri çekildim. Kafası çeneme hafifçe değdi. Hamlesinin boşa çıkması ile bir an şaşırdı. Gözgöze geldik. Suratının ortasına bir yumruk yerleştirecek kadar hamlesiz ve şaşkın bakıyordu. O bir anlık sürede bunu yapmamam gerektiğini düşünerek içeri girdim. Dışarıdaki kalabalık da adamı tutup uzaklaştırdılar.

Polisi aramalarını istedim hemşirelerden.

O esnada dışarıdan başka bir bağırtı geldi.. "nerde lan o o...ç...." diye. kapı aralandı. Birileri o adamı da zaptetmeye çalışıyordu. Az sonra hışımla daldı içeri. Hasta ve yanındaki, onu sakinleştirmeye çalışıyorlardı. Ona, hastanın yanında olduğu sürece hastaya bir yardımımın olamayacağını, acilden çıkması durumunda hastayla ilgilenebileceğimi söyleyerek dışarı çıkmasını sağladım.

Az sonra polisler geldi. Şikayetçi olduğumu söyledim. İkisini karakola alıp gittiler. Polislere de kafa tutmuşlar.." Siz kimsiniz de bizi götürüyosunuz" filan. Biber gazını yemişler...

Sonradan öğrendim ki, ikinci şahıs acile girmeden önce güvenlik görevlisi ile tartışmış ve ona tokat atmış.

Sonra acilde çalışan hekim arkadaşlardan birini aradım, benim yerime geldi bir süre. Karakola gidip ifade verdik. Sonra adli rapor aldık arkadaştan.

Fiziksel bir hasar yok ama PTSB'na doğru evriliyor sanıyorum. İşe gitmek zor gelmeye başladı. Flashbackler, kaygılar filan.Ayın 7'sinde,  Perşembe günü bir ruhsal görüşme yapacağım. Bakalım.